Var Olmanın Yüküyle


 Bir bankta oturuyorum.

İnsanlar önümden geçiyor; yüzlerinde hikâyeler, ayaklarında yorgunluk…

Hayat geçiyor ama ben geçmek istemiyorum.

Sadece izliyorum. Sadece düşünüyorum.

Ne için yaşıyoruz? Neden bu telaş, bu koşuşturma?

Durgunluklarımız bile bir yere varmak için sanki.


Kimi elinde bir şişeyle, üstü başı yorgunluktan sarkmış bir yaşlı adam…

Kimi gözlerini çevresine bile kaldırmadan yürüyen genç bir kız…

Ve benim gibi, sadece oturanlar.

Oturuyoruz ama neden? Gözlemlemek için mi? Yoksa sadece yorulduk mu?


Bazen düşünüyorum…

Belki de bazı şeyleri görmemek gerek.

Çünkü her şeyi görmek, her şeyi hissetmek yoruyor insanı.

O meşhur söz geliyor aklıma:

“En mutlu insanlar cahil olanlardır.”

Ve belki de gerçekten öyle.

Farkında olmayanlar daha huzurlu sanki.

Hiçbir şeyi umursamadan yaşıyorlar hayatı.

Kendilerini parçalamadan, anlamlar yüklemeden, sadece akışa bırakıyorlar.

Ve bazen… o hafifliğe özeniyorum.


Çünkü fark etmek, görmeye başladıktan sonra duramamak demek.

Birinin gözündeki hüznü bir kere gördüysen, artık kaçamıyorsun ondan.

Bir şeyi bir kere sorguladıysan, artık susturamıyorsun iç sesini.


“Kendini bulmak” diyorlar ya…

Ama bu da yarım kalmış bir hikâye gibi.

Her yeni insanla, her yeni ortamla bir parça daha değişiyorsun ama

o “kendin” dediğin şey hep bir adım ötede kalıyor.

Belki de mesele kendini bulmak değil,

kendini oluşturmaktır—parça parça, gözlemleye gözlemleye, eksik kalarak.

Ve belki de gerçek dediğimiz şey, bir sona ulaşmak değil,

bu yolculuğun kendisidir.

Yorgun ama uyanık kalmak.

Sadece var olmakla bile bir anlam taşımak.


Kendini tam olarak bulamasan da…

Bazen sadece hissetmek bile yeter.

Bazen sadece bakmak, görmek,

ve her şeyin içindeki sessizliği duymak…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kırılgan Direnç

Varoluş